SULTAN II.ABDULHAMİD HAN

25/9/2009 - Sultan Abdulhamid'in Ramazan halleri

Osmanlı Sultanı II. Abdulhamid hakkında bugüne kadar çok şey okudunuz. Peki onun Ramazan ve Bayramlarda neler yaptığına dair bilginiz var mı? Yoksa buyurun:

Sultan II. Abdülhamid’in itimat ettiği adamlarından İzzet Holo Paşa’nın damadı olan Ahmet Semih Mümtaz,  1908 Meşrutiyeti sonrasında, İttihatçıların tehditlerinden çekinip, kayınpederi eşi ve çocukları ile Fransa’ya kaçmış.  

Babası; Takvim-i Vekayi Nâzırlığı, Beyrut, Bursa vali-likleri, İstanbul şehreminliği görevlerinin yanı sıra Damad Ferid’in sadrazamlığı döneminde kısa bir süre Dahiliye Nâzırlığı da yapmış olan Reşid Mümtaz Paşa (1856-1924); annesi Çerkez asıllı Şadıfeza Hanım olan  Ahmet Semih Mümtaz, yazılarında “Semih Mümtaz S.” imzasını kullanmış.

On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı bürokrasisinde önemli görevlerde bulunmuş devlet adamları yetiştiren ve “Mümtazefendiler”  olarak tanınan Eğin kökenli bir ailenin mensubu olan Mümtaz,  28 Nisan 1956 tarihinde İstanbul'da öldü.

Fransa'da tam olarak ne işle meşful olduğu bilinmiyor ancak Bohem bir hayat yaşadığı tahmin ediliyor. Ahmet Semih Mümtaz’ın uzun yurtdışı ikametinden dönüş tarihi olan 1937’den sonra gazetelerde yazdığı hatıralardan derlemiş olduğu iki kitabı yayınlanmış.

Konuları itibariyle oldukça dağınık derlemeler olduğu göze çarpan bu eserler şunlardır: Hatıralar, (Türkiye Yayınevi, Canlı Tarihler Dizisi, İstanbul, 1944) ve  Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler (Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1948)

Kapı Yayınları geçtiğimiz yıl onun yazılarından bir derleme olan "Sultan II. Abdülhamid ve Zamanı" adlı eseri yayınlamıştı. 

Bu sene ise Kurtuba Kitap aynı yazarın kaleminden eski Ramazanları anlatan bir kitap yayınladı.  İsmail Dervişoğlu'nun derlediği Evvel zaman İçinde İstanbul Ramazanları adlı kitap, içinde bulunduğumuz ayın anlam ve önenime binanen raflarda yerini aldı.

Haber 7 kitap dünyası olarak eski Ramazanlara özlem duyanların, Osmanlı Döneminde ramazanlarda hangi gelenek ve göreneklerin nasıl eda edildiğini şaşkınlık ve ibretle okuyabileceği bu eserde Sultan II. Abdülhamid'in Ramazan hallerinden önemli ayrıntılar yer aldığını fark ettik. Ançak kitap sadece Abdulhamit üzerine kurulmuş değil. Sokaklardan konaklara, Saray ahalesinden, eğlence erbablarına kadar pek çok alanda İstanbul'un eski ramazanları nasıl yaşadığına dair oldukça ilginç anılar ve bilgiler yer alıyor. Bu anılar arasında bir döneme damga vurmuş ünlü isimlerin özel hayatlarından da ilginç kesitler yer alıyor.

Biz size haber değerini göz önüne alarak,  bir haber metnine kafi  miktarda bilgiyi  derleyip, aktarmakla yetindik. İşte Tarihin en çok konuşulan ve araştırma yapılan bir döneminden, farklı bir gözden farklı bir sultanın Ramazanlık hallerinden bir kaç kesit:

ORUÇ TUTMAMAK ŞİDDETLE YASAKTI

1908 Meşrutiyeti’nden sonralara kadar dahi alenen oruç tutmamak (nakz-ı siyam) şiddetle yasaktı. Benim içinde doğduğum ve yetiştiğim devride padişah Sultan II. Abdülhamid hem halife sıfatıyla hem de itikaden dinde mübalâtsızlığın hem günah hem de tehlikeli olduğuna kani olduğu için İslam dünyasının merkezi hilafeti ve saltanatı olan bir memlekette ve şehirlerde oruç tutmayanlara müsamaha taraftarı değildi.

Bundan dolayı Zaptiye nâzırına ve Merkez Kumandanına ve valilerle ordu kumandanlarına sıkı emirler verir, sokaklarda ve umumi yerlerde oruçsuzları cezaya çarptırırdı.

Bir taraftan da ramazan ve bayram maaşlarını vaktinden evvel muntazaman verdirmek ve bol bol saraya iftara gidenlere diş kiraları dağıtmak, fukaraya sofra sofra yemek tevzi ettirmek,  kışları kömür dağıttırmak ve emsali iyiliklerin ifasında ısrar ederdi.

RAMAZANDA İSTİBDAT KALKARMIŞ

Herkesin herkesle sık görüşmesinden kuşkulanan padişah ramazanlarda iftarlara, topluluklara, konuşmalara ve sabahlara kadar halkın ayakta bulunmasına asla müdahale etmez, ortalığı daha serbest bırakırdı. Yalnız vükela yani nâzır paşalar ve emsali büyükler pek birbirlerine gitmez; çünkü gidemezlerdi. Şehzade saraylarında iftarlar pek hususi gibi olurdu.

İŞSİZLİK YOK TABLACILIK VARMIŞ

Fakat sultan sarayları dolar, boşalırdı. Sarayların has hususi mutfaklarından çıkan yemekleri yerlerine taşımak için -olduğu gibi söylüyorum- beş bin tablakâr vardı. O adamlar işsiz güçsüz sokaklara düşüp birbirlerini bıçaklayacaklarına tablakârlıkla iş görür, hem aylık, hem de bol bol bahşiş alırlardı.

Bir kârları daha vardı. Ramazan için pişirilen o hadsiz hesapsız yemekleri tablakârlar kendi hesaplarına satarlardı ve buna müsaade edilirdi.

PADİŞAH VÜKELAYA NEDEN TOPLU İFTAR YAPTIRMAZMIŞ

Sultan II. Hamid gibi vehimli bir padişah bile ramazanda halka tam bir hürriyet verir ve bununla övünürdü. O, yalnız kendi vükelasının hatta birbirlerinin iftarına gitmelerine müsaade etmezdi. Çünkü toplanırlarsa bir fesat çıkarırlar diye korkardı.

Mahremlerine söyle derlermiş: “Herifler beceremedikleri işlerinin mesuliyetini bana yüklerler, kendilerini temize çıkarmak için ters bir şeyler yaparlar. Onlara emniyet edilmez. Amcam ve kardeşim etti de ne oldu malum…”

HALKA DOKUNMAZDI

Yoksa halka dokunmazdı. İftar âlemleri namaz arası camilerde buluşmak, hafızları topluca dinlemek, vaizlerin etrafını doldurmak, hiçbir manie tesadüf etmezdi. Yalnız nasın ortasında nakz-ı siyam  edenler zabıta-i mânianın elinden güç kurtulurdu. Veya ekalliyetlerin lehçesini taklit ederek yakayı sıyırırlardı.

ABDÜLHAMİD YEMEK DÜŞKÜNÜ DEĞİLDİ

"Benim çocukluğuma ve çok gençliğime tesadüf eden zaman içinde yemesini içmesini bilir kişiler bugünden fazla idi. Çünkü onlar gourmand=obur değil, gourmed=yani zaika erbabından idiler. Ağızlarının tadını bilirlerdi.

Gourmandlardan bir zat tanımıştım; doldurduğu tabağını uşakları zorla önünden çeker götürürlerdi. O bağırırdı amma dinlemezlerdi. Aman Allah’ım. Nasıl yemek yerdi hâlâ gözümün önündedir.

Fakat bu zat-ı muhteremin iftarları o kadar mutena hem mükemmel idi ki Sultan II. Abdülhamid kilercilerine bazen beğenmediği bir yemek olursa “Aşçılar oraya gitsinler, öğrensinler” dermiş.

Halbuki sultan II. Abdülhamid hiç de yemek düşkünü değildi. Çok sevdiği amcası Sultan Abdülaziz’den iki şey tevarüs etmemişti. Bir, dedikodu sevmemek; iki, yemek merakı...

RAMAZAN'DA HERKESE DİŞ KİRASI

"... Sultan II Abdülhamid birçok sebeplerle, ramazanlara fevkalade ehemmiyet verirdi. Evvela dindardı. Bu mübarek ayı tesid eder, ona hürmet ederdi. Muntazaman oruç tutar, Kur’an-ı Kerim okur, namaz kılar ve bunu böyle yapanlara ayrıca para verir, severdi.

Mübarek ayın hulûlünden evvel kilercibaşıyı çağırır, ona emirler verir, sofralar ve yemekler ve her akşam iftara davet ettiği askerlere verilecek iftariyeler üzerinde zihin yorar, âdeta mönüleri kendisi hazırlardı. Saray-ı hümayununda iftara gelecek misafirlerin hizmetine verilecek olan sofracıların elbiselerine kadar meşgul olur, alaturka setre mi yoksa redingot mu giymelerini münakaşa ederdi..."

"Sultan II. Hamid Yıldız Sarayı’nda yüzlerce misafirine her akşam iftar verir, İstanbul’daki askerleri birer birer ve tabur tabur iftara getirtir ve cümlesine ayrı ayrı bir maaş nispetinde iftariye verirdi. Daha doğrusu bir maaş nispetinde iftariye almak sarayda iftara giden herkese nasip olurdu..."

"...Amma ramazanlarda hemen herkesi hatta askerleri iftara çağırır, diş kirası dağıtırdı. Bunu bazı konaklar da yapar, diş kirası dağıtırlardı. Gümüş paralar, çil altınlar şeklen dahi ne kadar güzel idiler. Alması da vermesi de tatlı idi vesselam...."

ABDÜLHAMİD İFTARİYELİK ALTINLARI DA KESELERİNİ DE TEK TEK YIKATIRMIŞ  

"...Ve hele bu adamları fevkalade temiz olmalarını isterdi. Çok titiz ve hem de temizdi bu padişah. O kadar ki iftariye olarak kendi göndereceği çil altınları tekrar yıkattırır, kurutturur, gözünün önünde kırmızı atlas keselere koydurtur, ağızlarını mühürlettirirdi. Banknotları da bezlerle sildirtir, sonra zarflara yerleştirirdi. Üzerlerine de zamklı mührünü (A.H.) yapıştırırdı. Saray-ı hümayuna iftara gitmek için davet vaki olmazdı. Amma gidecekler aşağı yukarı zamanlarını bilirlerdi.

Nâzırlar, kendilerine mahsus olan odada, diğer zevat da başkâtibi ve beylerin veya Kızlarağası’nın yahut mabeyincilerin veya yaverlerin odalarında kurulan sofralarda iftar ederlerdi. Bu oda sahipleri de odalarına gelenleri efendilerine yani hünkâra haber verirlerdi. Esasen kapıcılar alelusul saraya gelenlerin isimlerini yazmakla ve Mabeyn-i Hümayun müdürüne ulaştırmakla mükellef idiler.

İFTARA GELMEYENLERİ TEK TEK BULURDU!

Her ne ise… Bunlar böyle olurdu. Padişah da iftara gelenlerin kimler olduğunu öğrenirdi. Bu da böyle idi: gelmeyenleri merak eder, hasta mıdırlar, nedir diye tahkik ettirirdi. Bilasebep gelmeyenler olursa şüphelenirdi. Çünkü evhamı galipti. İftara yahut muayedeye gelmeyenleri nasıl buluyor, ne zaman görüyor, anlıyor diye herkes hayret ederdi. En yakınları bile…

İkici kâtibi olan kayınpederimden “Bu padişahın, değil insan, çerçöp bile gözünden kaçmaz, Allah belalarını versin casusların, adamcağıza rahat vermezler ki” mülahazasını belki yüz defa işitmişim-dir. Bir defasında “Çerçöp ne demektir” diye sor-muştum. “Onu da sen anla” demişti.

Ramazanda Sultan II. Abdülhamid’i saray ve iftarlar ve iftariyeler ne kadar meşgul ediyorsa iftara gidenleri de alacakları “atiye-i seniyeler, iftariyeler” meşgul ederdi. Acaba daha mı çok, yoksa az mı olacak? Tabiatıyla hele paraları aldıktan sonra o enfes yemekler daha kolay hazm olunurdu..."

ABDÜLHAMİD'İN BAYRAM MEŞGULİYETİ

Sultan II. Abdülhamid’in bir de bayrak meşguliyeti vardı. Yaşlarına ve derecelerine göre çocuklarına hediyeler, oyuncaklar, çiçekler verdirir; kadınefendilere, haznedarlara ve saraylılara yine hediyeler ve ihsanlarda bulunur; şekerler, şekerlemelerle dolu antika kaseler doldurtur ve muayededen sarayına döndükten sonra âdeta çocuk gibi çocuklarla haşır neşir olurdu. Diğer saraylarda da şehzadeler, sultanlar buna benzer hareketlerde bulunurlardı.

Sadrazamların, nazırların, paşaların, beylerin, zenginlerin hatta fakirlerin evleri, konakları, neşeler ve Safalar içinde yüzerdi. Şehrin bayram eğlencelerinden bir de tiyatroları, ortaoyunları, meddahları, karagözleri, mevsimine göre değişen mahallerde saz küme fasılları; bağlarda, çayırlarda güreşleri, davullarla zurnaları, Taksim ve Tepebaşı bahçelerinde fevkalade numaralar arz eden orkestralar ve saire idi.

BAYRAM NAMAZINDAN ÖNCE EL ÖPTÜRMEZDİ

Sultan II. Hamid’in bir merakı da bayram namazını eda etmezden evvel kimseyle bayramlaşmamaktı. Harem dairesinde bile kimsenin el etek öpmesine müsaade etmezdi.

Bayram sabahı adet edindiği vakitten daha erken uyanır; her sabah yaptığı gibi hamama girer; acele giyinir; selâmlığa çıkardı. Yol üzerinde olduğu için olacak, bunu adet edinmişti. Bayram namazlarını Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde kılar; namazdan sonra yine saltanat arabasına binerek Dolmabahçe Sarayı’na gelirdi. On, on beş dakika istirahattan sonra gayet hafif bir kahvaltı eder, muayede salonuna girer, tahtına otururdu. Tahtın sol tarafına, biraz sola meyilli oturur, yanı başında duran sırmalı saçağı tutan zat kimse onunla konuşur, emirler verir ve derhal muayedenin yani resmi tebrikin başladığı görülürdü.

"... Salonun üst katındaki balkonda Mabeyn-i Hümayun muzikası hafif hafif güzel havalar çalardı. Yalnız şeyhülislâm .. efendi feraşet-i Şerife vekili ve Şerif Abdi-İlâh Paşa salonunun ortasından hünkâra doğru gelirken müzik dururdu. Bundan sonra patrikler de ayrı ayrı arz-ı selâm ve davet ederlerdi.

Salonun üst katındaki balkonun bir kısmı mühimi de kafeslerle çevrilmiş olarak sultanlara ve misafir hanımlara tahsis olunduğundan onlar da burada muayede resmini seyrederlerdi."

ÇOCUKLARLA OYNAMAYI ÇOK SEVERDİ

.. Hele çocuklarda konuşmak kendisine bir zevk olurdu. Bayram, kandil gibi vesilelerle çocuklara oyuncaklar verirdi. Muhasibi Nadir Ağa’nın hüsnü tabiatından ve zevkinden emin olduğundan oyuncakları, her alışverişi ona yaptırır, sık sık Beyoğlu’na yollar doğramacılığı sevdiği ve bildiği cihetle de bazı hediyelerinin muhafazalarını Sultan Hamid bizzat yapardı.

SARAYDA BAYRAMLAŞMA NASIL OLURDU?

Tahtın bulunduğu mahalle ve hünkârın oturduğu tarafa doğru iki ayak keçesi serilirdi. Herkes birbirini takiben sıra ile bunun birisi üzerinden hünkârın yanına doğru gider, saçağı öper, diğer keçeye geçer, selâm vere vere, arka arka yürüyerek gözden kaybolur, teşrifattaki yerine gider ayakta dururdu.

Sadrazamdan başlayarak bütün rical-i devlet mertebelerine nazaran bu tebriki ifa ettiği, aheste hareket edildiği, ayrıca maiyet-i seniye erkân ve efradı dahi bu salonda hünkârı tebrik ettikleri cihetle ister istemez vakit uzar, herkes de yorulurdu. Hele hünkâr… Binlerce kişiye selâm vermekte bazıları ile konuşmakla ve esasen konuşmaksızın duramadığı içi her gün fazla yorulurdu. .

KURBANLARIN YALDIZ DÖRTTE BİRİ SARAY YEMEKLERİNE AYRILIRDI

Kurban bayramlarında Yıldız Sarayı’nın mutfak meydanlarında yüzlerce kurban kesilirdi. Her koyunun yalnız dörtte biri saray yemeklerine ayrılır, üst tarafıyla fakirler kayrılırdı.

Bunun bir de dini teşrifatı vardı. Halife sıfatıyla hünkâr Hz. Peygamber için zebhedilen  kurbanın zephi resminde bizzat hazır bulunur. Kendisi ve ailesi için kesilecek kurbanlar içinde birkaç kişiye vekâlet verirdi. Eyüp Sultan, Eğrikapı, Topkapı, Fatih ve emsali fakirlerine et gönderilmesini ısrarla emrederdi. Biz Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede bittikten sonra Yıldız’a çıkarken görürdük. Yollar saraydan aldıkları etleri yüklenenlerin kalabalıklarıyla ve konuşmalarıyla nevama  müteharrik bir hâl alırdı.

Yorumlarınız (1) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

25/9/2009 - Abdülhamid sel felaketine uğrayan ABD'ye yardım göndermişti

"Türkiye'yi iyi günler bekliyor, bundan sonra gelişmeler daha da hızlanacak.

Abdülhamid geçmişte yaptığı gibi gelecekte de ilerleme ve medeniyeti teşvike devam edecek. Herkesin onun uzun ve müreffeh hükümranlığını arzu etmesi gerekiyor."

New York Times'ın 14 Ekim 1900 tarihli nüshasında yer alan bu tarafgir cümleler, Abdülhamid'in şaşırtıcı bir fotoğrafını düşürüyor önümüze. Acaba Avrupa'dakine inat, Amerika'daki bu sözde 'Kızıl Sultan' muhabbetinin sebebi ne ola?

O sebebi birazdan göreceğiz. Ama önce aynı yazıdan birkaç cümle daha:

"İnsan olarak Abdülhamid çok gayretli, kurnaz, yetenekli ve benim diyen diplomata taş çıkartacak kadar becerikli. Devletinin işlerini çevirmekte akıllı bir politikacı ve üstün bir zihin. Çok kibar bir kişiliğe sahip ve kendisiyle temas kurduğu kişilerden etkilemediği yok. Almanya ve Rusya ile, Balkan devletleriyle iyi ilişkiler kurdu, öte yandan daha önce zirvede olan İngiltere'nin Osmanlı'daki nüfuzu şimdi hiç seviyesine inmiş durumda."

Yazar F. Diodati Thompson, Sultan Abdülhamid döneminde eğitim, teknoloji ve bilim alanlarındaki ilerlemeleri övüyor, onun devrinde eşkıyalığın Balkanlar'da tamamen ortadan kalktığını, Doğu'da ise hatırı sayılır ölçüde azaldığını, kadınların sosyal hayatta büyük ilerlemeler kaydettiklerini sözlerine ekliyor. Daha birçok şey söylüyor da, asıl önemlisi şunlar olmalı:

"Biz Amerikalıların önünde gelecekte Osmanlı Devleti'yle olan ticaretimizi artırmak ve geliştirmek için muazzam fırsatlar var, şu tazminat sorunu da halledilirse Birleşik Devletler ile uzun bir dostluk ve refah dönemi yaşanacaktır."

Sormakta haklısınız: Peki 1900 yılında Amerika'nın en gözde gazetelerinden birinde nereden çıktı bu Abdülhamid ve Türkiye övgüsü? İngilizlerin, Fransızların ve dahi Jön Türklerin çöktü çökecek diye uçurumdan atmaya hazırlandığı bir devlet, New York'tan nasıl oluyor da hemen her alanda hızla ilerlerken fotoğraflanabiliyor?

Bunun sebebini, ABD'nin İstanbul elçisi Oscar Strauss uzatmakta önümüze. Dinleyelim mi can kulağıyla:

"Johnstown felaketi sırasında İstanbul Sefareti'nde bulunuyordum. O zaman Osmanlı Devleti'nin malî durumunun pek müsait olmadığını bildiğimden durumu padişaha arz edip ondan istifade etmeyi münasip görmemiştim. Buna rağmen afetten bir iki gün sonra saraya davet edildim. Osmanlı Sultanı hadiseden duyduğu üzüntüyü ifade ederek ihsan etmeyi düşündükleri yardımı memleketime ulaştırıp ulaştıramayacağımı sorup 200 lira verdiler ki, bunu o zaman Dışişleri Bakanlığı'na gönderdim. Hatırladığıma göre o esnada Avrupa hükümdarları arasında yalnız Osmanlı padişahı kendisinden istenmeden yüklü bir yardımda bulunmuş, böylece Amerikan halkı hakkındaki dostane duygularını ortaya koymuştur."

Elçinin "Johnstown felaketi" dediği, 1889'da vuku bulan ve "ABD'de yüzyılın en büyük felaketi" sayılan sel baskınıdır. Şiddetli yağmurların ardından başlayan ve yaklaşık 2 bin kişinin ölümüyle ve binlerce insanın evsiz barksız kalmasıyla sonuçlanan bu felaketin geçenlerde yaşadığımız sel baskınına bir benzerliği, ikisinde de yağma utancının yaşanmış olmasıdır. Yalnız bizdeki yağmacılar eşya talanıyla yetinirken, Amerika'dakiler ölülerin ceplerini yırtarak paralarını, parmaklarındaki yüzükleri ve başka değerli eşyaları da almışlardır.

Selden sonra 18 ülke gıda, ilaç, giysi yardımlarında bulunmuş, işin ilginç yanı, bölgeye ilk yardımı yapan ve ulaştıran devlet ise Osmanlı olmuştur. Daha da önemlisi, Strauss'un dediği gibi yardımı, talep gelmeden yapmış olmasıdır.



Malum, Sultan dış dünyadaki gelişmeleri günü gününe takip ederdi. Nitekim afetten gazeteler vasıtasıyla haberdar olur olmaz ABD'nin İstanbul elçisi Oscar Strauss'u huzuruna çağırdı. Ona hadiseden çok müteessir olduğunu söyledi ve kendisinden, afetzedeler için yapacağı gıda (zahire) yardımının yanı sıra 200 Osmanlı lirası (1.000 dolar, bugünkü değerlerle en az 40 bin dolar) nakit yardımın yerine ulaştırılmasına yardımcı olmasını istedi.

Selden 5 yıl sonra bu defa bir yangın felaketi yaşar Amerika. Minnesota ve Wisconsin'deki orman yangınları karşısında Abdülhamid yine elini kesesine atıp bu defa 300 Osmanlı lirası (1.500 dolar, bugünkü değerlerle en az 60 bin dolar) göndermiştir. Nitekim onun bu "dostane yaklaşımı" sayesinde gazetelerde "Türk Sultanı"ndan övgüyle söz edilir olmuştur (Chicago Daily Tribune, 12 Eylül 1894).

Yardımların olumlu etkisini şuradan anlıyoruz ki, 1894 yılında bu defa İstanbul'da meydana gelen deprem sonrasında başta Elçi olmak üzere ABD halkı, hatta gazeteler Osmanlı yardımlarına karşılık vermek ihtiyacını duymuş ve yardım kampanyaları düzenleyerek para toplamışlardır. Oysa aynı Amerikalılar 1894'ten kısa bir süre önce Yunanistan'daki depreme hiç ilgi göstermemiş, kampanyalar neredeyse 'tek kuruş' yardım toplayamamışlardı. Kaldı ki, o sıralarda misyonerlik faaliyetleri, Harput ve Erzurum'da konsolosluk açma gayretleri, Amerikan okulları yüzünden Osmanlı-Amerika ilişkilerindeki sıkıntılar had safhadaydı. Zaten ilk alıntıda sözü edilen 'tazminat', yeterince ciddi bir sorundu aramızda.

İşte New York Times sayfalarına yansıyan olumlu ve dostane havanın oluşumunda Abdülhamid'in bu tam yerinde ve zamanında yaptığı incelikli yardım politikası büyük rol oynamış, hatta yine 1900 yılında ABD'nin eski İstanbul Elçisi Alexander Terrell, aynı gazetede 'tazminat'a takmış bulunan Washington'daki meslektaşlarına Osmanlı Sultanı adına şu güvenceyi veriyordu:

"Onu dürüst bir insan olarak görüyorum. Kendisini gayet iyi tanıyorum ve inanıyorum ki, Abdülhamid Avrupa'da iken karşılaştığım en entelektüel insandır." (26 Nisan 1900)

Not: Bu yazıda http://query.nytimes.com adresinden yararlandığım New York Times alıntıları hariç, Fatma Ürekli'nin Osmanlı-Amerikan Yardımlaşmaları adlı kitabı kullanılmıştır (Doğu Kütüphanesi, 2007).

Aziz okurlarımın bayramını tebrik eder, dualarınızı beklerim.

MUSTAFA ARMAĞAN

Yorumlarınız (yok) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

6/9/2009 -

Malazgirt, Kürtler için de dönüm noktasıdır

Açılım sürecinde yalnız "Türk tarihi"ni tartışmakla kalmayacağız; ister istemez "Kürt tarihi" de radarımıza yakalanacak. Bunun bir örneğini geçen hafta verdim: Malazgirt Meydan Savaşı'nda Selçuklu ordusundaki Kürtler, gönüllü olarak yardıma koşmadılar; koşmak zorundaydılar.

Bunu yazdım ya, kimi Türk milliyetçilerince 'Kürtlerin ezberini bozan yazar' ilan edildim, kimi Kürt milliyetçilerince ise 'işbirlikçi' ve 'kafatasçı' araştırmacı. Güneydoğulu olduğum halde nasıl böyle yazabildiğimi sorgulayandan tutun da, 'Canım bunlar doğru ama ne olurdu sürece katkıda bulunmak için tersini yazıvereydin' diyenlere kadar çuval dolusu tepki geldi.

Böylece tarihin Türkiye'de neden mutlaka cephe anlayışına göre yazılmak zorunda olduğunu bir kere daha gördüm. Hangi cephede yer alıyorsanız tarihi o cephenin arzu ve beklentilerine göre yazmak zorundasınız.

Oysa bakın bu bir süreç. Tartışıyoruz, tartışacağız, yüz yıl sürse bile. Tartışırken olgunlaşacak, birbirimizi tanıyacak, eksiklerimizi tamamlayacağız.

Yazımın bir yerinde "Malazgirt Zaferi'nde Kürtlerin de payının bulunması, onun değerini asla küçültmez" demişim. Bu cümleden bazı Kürt okurlarım alınmışlar ki, ilk bakışta haklılar. Lakin bu sözün muhatabı Kürtler değil, Malazgirt'i salt bir Türk başarısı olarak gören milliyetçi çevrelerdi. Dikkatli okurlarım, yazılarımda bakış açıları arasında sık sık gezindiğimi bilirler. Azıcık dikkat sarf edilerek anlaşılacak basit bir mesele için kafatasçılıkla suçlanmam, kafa konforumuzun bozulmasına henüz hazır olmadığımızı gösteriyor.

Ne var ki geçen hafta beni alkışlayanlar, çok değil 3 hafta önce 1922'de Kürtlere özerklik verileceğini yazdım diye adımı "Sevr"ciye çıkarmışlardı; şimdi kafatasçı ilan edenler de o zaman tabuları cesaretle yıktığı için fakiri tebrik ediyorlardı.

Okurun tepkisi elbette önemli ama bir yazar yolunu alkışa veya kargışa göre tayin edemez. Yazdıklarım şu ya da bu kesime uygun veya ters gelebilir. Bu, onların problemi. Benim problemim hakikati aramak.

Mümtaz'er Türköne bir süre önce "Kürt Kemalizmi" tehlikesinden dem vurmuş, biz Kemalizm'in katı yorumunun sıkıntılarından yakınırken, bunun Kürt versiyonunu üretmeyelim demişti.

Aynı şekilde Hakan Özoğul "Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği" adlı kitabında "Kürdistan" ve "Kürt" terimlerinin 20. yüzyıla kadar siyasî anlamda kullanılmadığını iddia ediyor. "Kürt" teriminin önce Kürtler tarafından değil, Araplar tarafından kullanıldığını, Kürtlerin ise kendilerini "Kürt" olarak değil, "belirli bir bölge veya vadi ya da (...) aşiret veya kabile isimleriyle adlandırdıklarını" sözlerine ekleyen Özoğul, gerek "Şerefnâme"deki, gerekse "Mem u Zîn"deki "Kürt" tanımlarının bugünküyle bağlantısını kurmanın zor olduğunu söylüyor.

Mesela Bitlisli Şeref Han, Zazaları Kürt grupları içinde saymazken, bugün Kürt olup olmadıkları tartışmalı olan Lur halkını Kürt saymaktadır. Ahmed-i Hânî'ye gelince, Kürtleri Kurmanci konuşanlarla özdeşleştirir. Yani Ahmed-i Hânî "Kürt" deyince kesinlikle bir ırkı anlamıyordu. Sonuçta bugünkü etnik "Kürtlük" davası, 19. yüzyıl sonlarına kadar ortaya çıkmış değildir.

Öyleyse nasıl birileri "Türklük"ü sanki binlerce yıldan süzülegelen bir sosyal kimlikmiş gibi sunuyorsa, öbürleri de "Kürtlük" için aynı şeyi yapıyor. Oysa David McDowall'a dayanarak söyleyelim, Kürtçenin iki büyük dili olan Kurmanci ve Sorani birbirine, İngilizce gramer olarak Almancaya ne kadar benziyorsa ancak o kadar benzemektedir ("A Modern History of the Kurds", I. B. Tauris: Londra ve New York, 2004, s. 9).

Demek ki, 19. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan milletleşme sürecinde Kürt tarihinin kaynakları yeniden ele alınıp okundu. Şerefnâme'deki "Dahhak efsanesi", Türklerin Ergenekon efsanesi gibi ortak hafızaya kazındı. Ahmed-i Hânî'nin "Mem u Zîn"in başlarındaki "Dertlerimiz" ("Derde me") bölümünde dile getirdiği "Kürtler arasında uzlaşma ve dayanışma olsaydı Rum, Acem ve Arap bize hizmetçilik ederdi." şeklindeki ifadesi, "Kürt" aşiretlerinin birleşmesine bir çağrı olarak okunuyordu ama gerçekte Kurmanci konuşan Kürtlere bir çağrıydı.

İşte bu yüzden geçen hafta "Mervanî Kürtleri"nin Alparslan tarafından zorla askere alındıklarını yazmam Kürt milliyetçilerini "incitiyor". Sanki Mervanî Kürtlerinde bugünkü "Kürtlük", Alparslan'da da bugünkü "Türklük" bilinci mevcutmuş gibi düşünülüyor ve bir araya gelmeleri izaha muhtaç bir sorun olarak algılanıyor. Oysa tarihin derinliklerine gidildikçe bugün bize garip görünen nice olayın o zaman yaşayanlara gayet normal gözüktüğünü görürüz. Mesela Abbasi ordusuna Türklerin köle olarak katıldıklarını yazıyoruz ama zamanla Türkler Hilafet ordusundan ayrıldıkça yerlerine Kürt aşiretlerinden paralı askerlerin alındığını yazmıyoruz. Nitekim Selçuklular da 11. yüzyıldan itibaren Kürtleri asker yazmaya başlamışlardı. Yani Alparslan'ın, ordusuna Kürt askerlerini alması asla bir sürpriz değildi.

Bunda bir tuhaflık da yok ayrıca. Belki de tuhaflık, bizim o zamana bakışımızdadır. İşte bu amaçla McDowall'ın kitabından Malazgirt Zaferi üzerine bir cümleyi aktarıyorum:

"Malazgirt Meydan Savaşı Kürt hanedanlıkları ve valiliklerinin sonu oldu, zira zaferden sonra Selçuklular yeni "Kürdistan" bölgesini Türkmen bürokratlar eliyle yönetmeyi tercih ettiler." (s. 23).

Böylece Malazgirt bağımsız Kürt emirliklerinin de sonunu getirdi. Eğer Alparslan, Malazgirt'te Kürtlerin himmetine muhtaç olsaydı herhalde Kürtler, tıpkı yüzyıllar sonra Yavuz Sultan Selim'den kopardıkları gibi ondan da bazı tavizler koparırlardı. Nitekim son Kürt devleti sayılan Mervanîlerin zayıflayan iktidarına Sultan Melikşah zamanında son verilecektir (1085).

Tarihi "silah" olarak kullanmak, her milliyetçiliğin içine düştüğü tehlikeli bir tuzak. Kürt açılımında "tarihi silahsızlandırmak" bunun için önemli.

Yorumlarınız (yok) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

16/8/2009 - İşte Sultan Abdülhamit'in büyük planı

Osmanlı Padişahı Cennetmekan Sultan Abdülhamid Han'ın, Osmanlı'nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa'da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı.
 

MEHMET NEDİM ASLAN-LONDRA

Osmanlı Padişahı Cennetmekan Sultan 2. Abdülhamid Han'ın, Osmanlı'nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa'da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı. İngiltere Müslümanlar Konseyi'nden (MCB) Dr. Cemil Şerif'in yaptığı araştırmada, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, İngiltere'deki Müslüman toplum ile İstanbul'daki Halife arasında, Osmanlı'nın Londra Büyükelçiliği aracılığıyla mektuplaşmalar olduğu ve İngiltere'de o dönemde yaşayan 4 bin dolayındaki Müslümanın Sultan Abdülhamid'e bağlılık bildirdiği ortaya konuluyor.

İNGİLİZ MÜSLÜMANLARI, SULTAN ABDÜLHAMİD'E BAĞLILIKLARINI BİLDİRDİ
Aynı zamanda İngiltere Müslümanlar Konseyi Bilim ve Araştırma Komitesi Başkanı olan Dr. Cemil Şerif, İngiltere'de 19. ve 20. yüzyılın başındaki Müslümanlarla ilgili yazacağı yeni kitabıyla alakalı İstanbul'daki Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü ve Londra'daki British Library'de araştırmalar yaparken ilginç bilgilere ulaştı. Yaptığı araştırmada Sultan 2. Abdülhamid'in başa geçtiği 1876 yılından vefatına kadar İngiltere'deki Müslüman toplum ile çok iyi ilişkiler kurduğunu söyleyen Dr. Şerif, Müslüman toplumun da Sultan Abdülhamid'e bağlılık bildirdiğini söyledi.

VAKİT'E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Londra'da MCB merkezinde gazetemiz Vakit'e, yaptığı araştırmalarda elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü'ndeki Londra Sefareti'ne ait belgelerin hala açılmadığını ve bu belgelerin de tarihçilere açılarak dönemin olaylarına ışık tutulacağına inandığını belirterek, araştırmasında İngiltere'deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığına ulaştığını kaydetti.

SULTAN'A BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886'da İngiltere'de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid'in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903'te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra'daki Osmanlı Büyükelçisi'ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid'e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA'DA, BULGARİSTAN VE GİRİT'TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Dr. Şerif'in yaptığı araştırmada ortaya çıkan belgelere göre, İngiltere'de Sultan Abdülhamid'e bağlılık bildiren ve Encümen-i İslam (daha sonra Pan-İslam Toplumu) ismiyle örgütlenen Müslüman toplumu, 1894'te Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu'na Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra'da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan'da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra'daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897'de de Rumlar'ın Girit Adası'ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti'nin Girit'teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

İNGİLİZ GAZETELERİNDE, SULTAN ABDÜLHAMİD'İ SAVUNAN İLANLAR YAYINLANDI
Dr. Şerif'in araştırmasında, o dönemde çok küçük bir topluluk olmasına rağmen etkin bir mücadele yürüten İngiltere'deki Müslümanlarla ilgili dikkati çeken bir başka bulgu ise, İngiliz gazetelerinde yayınlanan ve Sultan Abdülhamid ile Müslümanları savunan ilan ve mektuplar... Müslümanların başta The Times gazetesi olmak üzere o dönemdeki İngiliz gazetelerinde Sultan Abdülhamid'i savunan mektuplar yayınlattığına işaret eden Dr. Şerif, Müslüman toplum ile Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey arasında çok iyi ilişkiler olduğuna dikkati çekiyor:

HALİL HALİD BEY İLE İNGİLTERE MÜSLÜMANLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER
“O dönemde İngiltere'deki Müslümanlar bir yandan İngiltere'ye bağlılıklarını göstermek zorundayken, aynı zamanda usta bir şekilde Osmanlılara da bağlılıklarını gösterdiler. Osmanlı Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey, Müslüman toplumla çok iyi ilişkilere sahipti ve Müslüman kuruluşlar tarafından organize edilen birçok toplantıya katılıyordu. Hatta 1905'te vefat eden Müslüman liderlerden Bedrettin Tayebi'nin cenazesine katıldı. Halil Halid Bey, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu ve Müslümanlar arasındaki diyalogu güçlendirmek için elinden geleni yaptı. Eğer Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü'ndeki Londra Sefareti arşivi açılırsa, Halil Halid Bey ile ilgili çok daha fazla bilgiye ulaşılabilecektir.”

OSMANLI NİŞANI TAŞIDIĞI İÇİN İNGİLİZ İSTİHBARATINCA TAKİP EDİLDİ
İngiltere'deki Müslüman toplumun liderlerinden Abdullah Mamun Sühreverdi ile Muşhir Hüseyin Kidvai'nin İstanbul'a davet edilerek Sultan Abdülhamid tarafından Mecidiye Nişanı ile ödüllendirildiğini kaydeden Şerif, Londra'ya döndükten sonra Osmanlı İmparatorluğu'na ait bu nişanı sürekli göğsünde taşıyan Muşhir Hüseyin Kidvai'nin uzun süre İngiliz istihbaratının takibinde olduğunu söyledi.

LİBYA SAVAŞI'NDA OSMANLI'NIN YARDIMINA KOŞTU
Araştırmalarında elde ettiği belgelere göre 1917'de Müslüman olmadan önce bile Muhammed Marmaduke Pickthall'in İngiltere'de Osmanlı'yı savunduğunu ve 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İngiltere'de ‘ulusal tehdit' olarak görüldüğünü söyleyen Cemil Şerif, Londra'daki Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu'na büyük bir sadakat gösterdiğini ifade etti: “İngiltere'deki önde gelen Müslümanlardan biri olan Dr. Muhtar Ahmed Ensari, Londra'daki Charing Cross Hastanesi'nden mezun olduktan yıllar sonra Hindistan'a gitti. İtalya'nın 1912'de Kuzey Afrika'da Osmanlı'yla savaşa girmesi üzerine, Hindistan'da doktorlardan oluşan bir delegasyonla yaralıları tedavi etmek için Osmanlı İmparatorluğu'na geldi ve yaralıları tedavi etti.”

BİR ASIR ÖNCEKİ KAYGILAR DEVAM EDİYOR
Dr. Şerif, İngiltere'de yüzyıl önce yaşamış olan Müslüman toplum ile bugünkü Müslüman toplumun kaygı ve endişelerinin aynı olduğuna da dikkat çekiyor: “Mesela o dönemde Londra'daki Müslümanlar, Bulgaristan'daki Müslümanların, Girit'teki Müslümanların katledilmesine karşı Londra caddelerinde protestolar yapıyorlar. Bugün yine aynı şekilde buradaki Müslümanlar Irak'ın, Afganistan'ın işgaline karşı mitingler ve toplantılar düzenliyor.”

MİLLİ GÖRÜŞLİDERİ ERBAKAN'IN D-8 PROJESİ İLE BENZERLİKLER
Araştırmalarında Sultan Abdülhamid'in müthiş bir öngörüye ve dehaya sahip olduğunu gördüğünü söyleyen Dr. Şerif, dünya Müslümanlarını birleştirmek için Sultan'ın büyük çaba sarf ettiğini söyledi. Şerif, “Bugün bile Sünnilik ve Şiilik arasındaki farklılıklar konuşulurken, o dönemde bile Büyük Sultan Abdülhamid, Sünni ve Şii tüm Müslümanları tek bir çatı altında tutmak için çalışmıştır. Erbakan Hoca'nın kurmuş olduğu D-8 örgütü ile Sultan Abdülhamid'in o dönemde Müslümanları bir araya getirme çalışmaları arasında benzerlikler var” dedi.

TÜRK TARİHÇİLERE İŞBİRLİĞİ ÇAĞRISI
Yaptığı araştırmada, Bernard Lewis gibi oryantalistlerin Pan-İslam'ın dini değerler taşıyan bir hareket olmaktan ziyade politik bir hareket olduğuna dair iddiasının yanlışlığını ortaya koyduğunu da kaydeden Dr. Şerif, bunun en önemli göstergesinin de Londra'daki Pan-İslam hareketinin politik bir kariyer edinmekten ziyade İslam kardeşliği duygusuyla hareket etmesi olduğunu belirtti. Sultan Abdülhamid ve İngiltere'deki Müslümanlar arasındaki ilişkileri görünce, araştırmalarını genişlettiğini ve İstanbul'daki ESAM Kütüphanesi'nden de yararlanacağını söyleyen Dr. Şerif, Türkiye'deki tarihçilerle de bu konuda işbirliği yapmak istediğini bildirdi.

İLK DEFA VAKIT GAZETESI AÇIKLIYOR
Osmanlı İmparatorluğu'nun başka ülkelerdeki Müslüman azınlıklarla ilişkileri konusunda Türkiye'deki tarihçilerle de çalışmak istediğini söyleyen Cemil Şerif, Sultan Abdülhamid'in İslam toplumlarını bir arada tutma çalışmalarının o dönemde tüm dünya Müslümanları arasında yankı bulduğunu kaydetti.

VAKİT'E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Vakit gazetesine, Londra'da MCB merkezinde yaptığı araştırmasından elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, 1870'lerden sonra ortaya çıkan Müslüman organizasyonlarla ilgili yaptığı araştırmada, İngiltere'deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığı bilgilerine ulaştığını kaydetti.

SULTAN ABDÜLHAMİD'E BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886'da İngiltere'de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid'in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903'te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra'daki Osmanlı Büyükelçisi'ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid'e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA'DA, BULGARİSTAN VE GİRİT'TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Şerif'in arşivlerden elde ettiği bilgilere göre, 1894'te Batılı ülkeler Osmanlı'ya Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra'da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan'da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra'daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897'de de Rumlar'ın Girit Adası'ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti'nin Girit'teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

VAKİT

Yorumlarınız (yok) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

8/8/2009 - Darbecileri ilk yargılatan Sultan Abdülhamid olmuştu

'Geçmiş darbeciler yargılanır mı yargılanmaz mı?' tartışması, 128 yıl önce, tam da bugünlerde sonuçlanmış olan, tarihimizdeki ilk darbe yargılaması olayını hatırlattı bana.

Gerçi 1859'da Kuleli Vak'ası sanıkları da yargılanmıştı, lakin onlar şimdiki Ergenekoncular gibi bir darbe girişiminde bulunmuşlar ama başaramamışlardı. 27 Haziran-28 Temmuz 1881'de Yıldız Mahkemesi'nde yargılananlar ise gerçekleşen bir darbenin elebaşılarıydı.

İşin ilginç yanı, dava, darbenin üzerinden 5 yıl geçtikten sonra açılmıştı. 'Peki neden bu kadar beklenmişti?' sorusu gelebilir hatırınıza. Bilmelisiniz ki, o 'uzun' 5 yılda II. Abdülhamid, bir yandan 93 Harbi'nin yaralarını sarmaya çalışırken, öbür yandan iktidar merkezine çöreklenmiş darbecileri kendine has yöntemlerle uzlaştırıp ipleri eline almıştı. Artık onlarla hesaplaşabilirdi.

Üstelik mahkemede sadece Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa ve Mithat Paşa gibi darbeci paşalar değil, bir Şeyhülislam da yargılanmaktaydı. Hatta V. Murad ile annesi Şevkefza Kadınefendi bile, mahkemeye gelmedilerse de, sanıklar arasındaydı.

30 Mayıs 1876 günü gerçekleştirilen askerî darbeyle Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş ve yerine yeğeni V. Murad geçirilmişti. Bu darbe, aynı zamanda II. Mahmud'un devlet yönetimini askerler ve ulemadan alarak 'mülkiye' sınıfına vermesine, yani Tanzimat'ın yönetimi sivilleştirme ilkesine de indirilmişti. 1876'da tahrip edilen, bu 50 yıllık sivil-asker dengesi olmuştu.

Önce bin kadar medrese öğrencisi parayla sokağa dökülerek sadrazamın değiştirilmesi sağlanmıştı. Abdülaziz, Mahmud Nedim Paşa'yı görevden aldı ve sadrazamlığa Mütercim Rüştü Paşa'yı getirdi. İlk adım atılmış, saraydan bir direniş görülmemişti. Öyleyse ikinci adım atılabilirdi. Rüştü Paşa, seraskerlik makamına Hüseyin Avni Paşa'yı getirdi. Mithat Paşa devlet bakanı, Hayrullah Efendi de şeyhülislam oldu. Askerî Okullar Komutanı Süleyman Paşa ise operasyonun başaktörü olacaktı.

Sadrazamı değiştirmekle bir darbenin örümcek ağı gibi devlet bünyesini sarmasına müsaade etmiş olan Abdülaziz, kendi sonunu hazırladığından habersizdi. Nihayet sarayı, güya padişaha yapılacak bir suikastı önlemek üzere oraya getirilen Harbiye öğrencileri tarafından sarıldı. Padişahın gözü gibi baktığı donanma da denizden Dolmabahçe Sarayı'nı kuşatınca yapılacak pek az şey kalmıştı. Oysa Cevdet Paşa'nın dediği gibi, padişah eğer 'tankların üzerine çıkma' cesaretini gösterebilmiş olsaydı, darbecileri kolaylıkla püskürtebilirdi.

Birkaç gün sonra da Feriye Sarayı'ndan o feci haber geldi: Abdülaziz bilek damarları kesilmiş vaziyette kanlar içinde yatarken bulunmuş, kısa bir süre sonra da hayatını kaybetmişti. 'Öldürüldü mü yoksa intihar mı etti?' tartışması hâlâ sürüyor.

Büyük umutlarla tahta oturtulan V. Murad'a gelince, bu feci olay üzerine cinnet geçirdi. Padişahlık yapamayacağı anlaşılınca aynı darbeci klik tarafından o da tahttan indirildi ve o zamana kadar kişiliği pek de iyi tanınmayan Şehzade Abdülhamid padişah yapıldı. Nitekim Abdülhamid Meşrutiyet'i ilan edecek ve Anayasa'nın altına imzasını atacaktı. Ancak bir şartla: İstemediği yöneticileri sürgüne gönderme yetkisi elinde olacaktı (ünlü 134. madde).

İdama ilke olarak karşı olan Abdülhamid, Ermeni yanlısı Avrupa basını tarafından sık sık kanlı olarak resmedilmişti. 'Kızıl Sultan'ın anlamı budur.

İşte Abdülhamid, 93 Harbi felaketinden sonra bu yetkisini kullanarak iktidar merkezini boşaltacak, sonra da darbecilerle hesaplaşacaktı. İlk olarak Süleyman Paşa Bağdat'a gönderildi. Hüseyin Avni Paşa daha önce cezasını Çerkes Hasan'dan bulmuştu. Rüştü Paşa sadrazamlığını, Hayrullah Efendi ise şeyhülislamlığını kaybetti. Mithat Paşa ise 2 yıl kadar Avrupa'da gezdikten sonra Abdülhamid tarafından 'ürkütülmeden' önce Suriye, sonra da Aydın Valiliği'ne tayin edildi. Ancak hakkında tutuklama emri çıkarıldığını duyunca Fransız Konsolosluğu'na sığındı. (Aslında İngilizleri tercih ederdi ama konsoloshane uzaktaydı.) Zorlu pazarlıklar sonucunda güvence verilerek teslim alınıp İstanbul'a getirildi.

İşte Yıldız Mahkemesi diye tarihe geçen yargılamalar bunun arkasından geldi. Davacı, "maktul"ün, yani Abdülaziz'in "velisi" sıfatıyla Abdülhamid'di. Görünüşte bir cinayet davası gibiydi ama aslında kanlı bir darbenin hesabı görülüyordu.

Malta Karakolu yakınında dev bir çadır kurularak halka açık olarak yapılan duruşmalar, son derece şeffaf bir şekilde cereyan ediyordu. Mahkemenin ikinci başkanı, Rumlardan Hirista Forides'ti. Üyeler arasında Takavor Efendi'nin bulunması, dışarıya adil bir yargılama olacağı mesajını veriyordu. Zira özellikle 1876 darbesine karıştığına dair güçlü deliller bulunan İngiltere, mahkemeyi pürdikkat izlemekteydi.

Sonuçta Mithat Paşa da aralarında olmak üzere 10 kişiye idam kararı çıktı. Ancak Abdülhamid yine ihtiyatlı davrandı; kararı imzalamadan önce sarayda 25 kişilik bir fevkalade meclis topladı ve üyelerden fikirlerini sordu. Aralarında Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ile "Mecelle" müellifi Cevdet Paşa'nın da bulunduğu 15 devlet adamı idamların aynen onaylanmasını istedi. Ne var ki Abdülhamid, hep yaptığı ve yapacağı gibi idam cezalarını küreğe çevirmekle yetindi; mahkûmlar cezalarını çekmek üzere Taif'e gönderildi. Abdülhamid için önemli olan, darbecilerin yargılanabildiğinin görülmesi ve ibret alınmasıydı.

Alındı mı? 1909'a kadar evet. Ya sonrası? 'Abdülhamid'siz Yüzyıl'ın kanlı hikâyesidir.

Yorumlarınız (yok) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

20/7/2009 - Şeyh Said'in Ailesine Ne oldu

Uğur Mumcu'nun "Kürt-İslam Ayaklanması" kitabından bir bölüm.Şeyh-Said ailesine ne oldu..

Şeyh Sait Ailesi ve yakınları ile ilgili bilgi verelim: Şeyh Diyabettin, ayaklanmadan sonra İran'a kaçıyor. Akrabası Şeyh Ziyaettin ile birlikte İran'da kursuna diziliyor. 

Şeyh Tahir ve Şeyh Mehdi, bir sure kacak yasadıktan sonra çıkan af yasası ile özgürlüklerine kavuşuyorlar. Her ikisi de sonradan eceliyle öluyor. 

Şeyh Bahattin, Hınıs'taki evinde vurularak olduruluyor. 

Ayaklanmadan sonra Suriye'ye kaçan Şeyh Abdurrahim bir arkadaşının ihbarı üzerine 1937'de Bismil yakınlarında jandarmalarca öldürülüyor. 

Ayaklanmadan sonra Irak'a kaçan Şeyh Sait'in oğullarından Şeyh Selahattin, Irak'ta Başbakan Nuri Sait Pasa tarafından Bağdat Harp okulu'nda okutuluyor. 1930lu yıllarda Türkiye'ye dönünce tutuklanıyor ve "Şimali Kürdistan Partisi" davası nedeniyle 12 yıl ağır hapis cezasına çarptırılıyor; yedi yıl cezaevinde kalıyor; 1970 yılı Eylül ayında oluyor. Şeyh Selahattin, 1950lerde "Fırat" soyadı yerine "Saitoglu" soyadını alıyorsa da bu soyadı, 1960 ihtilalinden sonra Savcılığın başvurusu üzerine mahkeme kararı ile iptal ediliyor. 

Şeyh Sait'in koyu Erzurum İli Hınıs İlçesi Kol hisar köyüdür. Bu köy simdi mahalledir. Şeyh Sait'in dördü kız, altısı erkek olmak üzere on çocuğu oluyor. Bütün çocuklar, gelinleri ve damatları Trakya'ya sürülüyorlar. Ali Rıza, Giyasettin ve Selahattin, Abdulhalik ve Ahmet Fırat Kırklareli'nin Vize ilçesi Midye ve Sergen köylerinde sürgün olarak yaşıyorlar. Sürgünden sonra Hınıs'a yerleşiyorlar. Şeyh Sait'in oğulları 27 Mayıs 1960 ihtilalinde 55 ağa arasında sürgüne gönderiliyorlar. Ali Rıza, Giyasettin ve Selahattin Fırat oluyorlar. Ahmet Fırat, bir sure Tekman'ın Hirbasol köyünde yasıyor. Simdi Palandöken'de Egricayir yaylasında oturuyor.

 Uğur Mumcu'nun "Kürt-İslam Ayaklanması" adlı kitabından.s.no:202

 

Yorumlarınız (yok) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

27/4/2009 - Hükümdar Ağlıyordu




"İmparatorluğun en uzun yüzyılıydı."
Zîrâ, yüzyıla sığmayacak kadar büyük hâdiselerle karşı karşıya kalınmıştı. Çil çil kubbeler dikilen Balkanlar artık elden bir bir çıkıyordu. Bu sadece basit bir toprak kaybı değildi; sanki hükümdarın ciğeri sökülüyordu. Devlet-i Âliye-i Osmaniye, devletler dengesinde artık son sözü söyleyecek durumda değildi. Osman Gazi'nin, Fatih'in, Yavuz'un ruhu yitirilmiş, devletin birliği ciddi sarsıntılar geçirmiş, ebet-müddet ideali geçmişteki gibi derinden hissedilmez olmuş, devletin hazinesi tükenmiş, Avrupalı bankerler alacaklarına karşılık Filistin topraklarını isteyecek kadar ileri gitmişlerdi. İşte bu felâket devrinde devletin nereye sürüklendiğini gören ve Galata bankerlerinin bütün düzenbazlıklarını bilen 2. Abdülhamid, 1876 yılının 31 Ağustos'unda 34 yaşında hükümdar oldu. Devletin, çözülmeyi bekleyen problemlerinden biri de maarifti.

Ülkenin dört bir yanında sıbyan mektepleri, rüştiyeler, idadîler, askerî okullar, meslek okulları ve darülfünunlar bu dönemde açılmaya başlandı. Hükümdarlığının 26. senesinde Sultan 2. Abdülhamid, Maarif Nazırı (Millî Eğitim Bakanı) Zühdü Paşa'ya sordu:

- Paşa, bu mübarek memleketimizde nerede, kaç tane misyonerlik yapan ecnebi okulu var?
Cevabı bilmeyen paşa suskun kaldı. Hükümdar dertliydi. İçi yanıyordu. Sorusuna devam etti.
- Bu misyoner okulları kimlere ait, bu okulların kaç öğretmen ve talebesi var, buralarda hangi dersler okutulmakta?
Paşa susmaya devam etti. Hükümdar tekrar sordu:
- Paşa, Allah'ın üzerimizdeki bu emanetleri, Müslüman doğmuş ve öyle yaşayan, babaları savaş meydanlarında şehit olan bu vatan evlâtları hangi misyoner teşkilâtının elinde Hristiyanlık eğitimi alıyor? Bu okullar hakkında mâlûmât istiyorum.

Maarif Nazırı Zühdü Paşa meselenin önemini hemen anladı. Zîrâ sultan, sadrazamı aşarak doğrudan kendisiyle muhatap olmuştu. Nezaret etraflı bir çalışma başlattı. Bu konuda bir ilkti bu.

Misyoner okullar, başlangıçta kapitülasyonlar aracılığıyla açılmış, Tanzimat Fermanı (1839) ve bunun bir benzeri olan Islahat Fermanı (1856) ile de bu okulların sayıları artmıştı. Devlet o zamana kadar bu okulları ciddi bir murakabeye tâbi tutmamıştı. Okullar, ilgili ülkelerin elçilikleri tarafından da desteklendiğinden çok rahat davranıyorlardı.

Zühdü Paşa, Nezaret'in yapabildiği çalışmaların neticeleri ile, bir hafta sonra Yıldız Sarayı'na, huzura geldi. Elindeki bilgiler, padişahı tatmin etmekten uzaktı. Azledilmesi kendisi için sürpriz olmayacaktı. Sultan hemen konuya girdi:

- Paşa Hazretleri, zannediyorum ki, istediğim raporu hazırlayamadınız. Oysa benim sizlere başka sorularım da var. Memleketin maarifi nicedir paşam. Ben sadece ecnebi okullarını merak etmiyorum. Aynı zamanda gayrimüslim tebaamın mekteplerini, okudukları dersleri, müfredatlarını da merak ediyorum. Bu merakım, mesuliyetimizdendir. Bu aziz memlekette Müslim ve gayrimüslim bütün halk barış içinde yaşardı. Ama artık benim memleketimde Rum vatandaşımın gönlüne İngilizler girmiş, Ermeni vatandaşımın aklını İngilizler ve Ruslar çelmiş. Fransızlar Katolik ve Süryanileri ifsat etmeye çalışıyorlar. Amerikalılar hemen bütün ülkemizde din ve mezhep gözetmeksizin onlara misyonerlik yapıyorlar. Paşa, içim sızlıyor, yüreğim yanıyor. Derhal vilâyetlerle haberleşerek, bana emanet edilen bu memleketin en ücra köşesine kadar açılmış bilcümle gayrimüslim ve ecnebi okullar hakkında detaylı bir rapor hazırlamanızı ve bu okulları denetlemek için bir sistem geliştirmenizi istiyorum.

Zühdü Paşa, Maarif Nezareti'ne gelir gelmez bütün valiliklerdeki maarif müdürlerine 'Cevabı acele gönderilsin.' kaydıyla bir tâmim gönderdi. Bununla, vilâyetlerdeki ve küçük idarî birimlerdeki gayrimüslim ve ecnebi okulların istatistik bilgileri isteniyordu.

Vilâyetlerden gelen bilgiler derlendi ve bir raporla sultana sunuldu. Zühdü Paşa, altı sayfalık raporunda, okulların açılış süreçleri ve hâlihazırdaki durumları, devletin bunları o güne kadar neden teftiş etmediği ile ilgili bilgiler veriyordu. Raporun ekinde bulunan, Osmanlı topraklarındaki gayrimüslim ve yabancı okulların sayılarını gösteren istatistik sultanın kanını dondurmuştu. İngiliz, Fransız, Rus, Alman, İtalyan ve İran uyruklu misyonerlerin açtığı okul sayısı 5.000 civarındaydı. Önceleri 'gayrimüslim Osmanlı halkının okulları' denince Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler akla gelirdi. Zühdü Paşa'nın 1894 tarihli önceki raporunda bu üç gayrimüslim halkın yanında Bulgar, Ulah, Marunî, Katolik, Süryanî, Musevî, Protestan, Lâtin ve Keldanî Osmanlı halkı da okullar açmış ve bunların sayısı 4.500 civarında idi.

İkinci Abdülhamid, bu okulların, 1869'da kendinden önce yürürlüğe giren Maarif Nizamnamesi esas alınarak, 1887'de kurdurttuğu Mekâtib-i Ecnebiye ve Gayrimüslim Müfettişliği tarafından takip ve kontrolünü istedi. Okulların eğitim faaliyetleri takip edilmeye, devletin aleyhinde bulunulmaması için tedbirler alınmaya çalışıldı. Müslüman çocukların buralara gönderilmesi yasaklanmıştı.

Yıllar sonra Yıldız Sarayı'nda sultanın karşısında sarayın küçük rütbeli bir memuru duruyordu. Sultana iletilen raporlardan biri de bu küçük rütbeli memurun kızıyla alâkalıydı. Devlet protokolüne hiç uymayan ve o zamana kadar görülmemiş bu uygulamaya, Mabeyn idaresi de akıl sır erdirememişti. Abdülhamid, küçük rütbeli bir memur olan Edip Bey'e sesleniyordu.

- Efendi, niçin kerîmeniz Halide'yi Üsküdar Amerikan Kız Kolejine gönderiyorsunuz. Bilmez misiniz ki, henüz çocuk yaşındaki Müslüman bir kızın, misyoner okuluna gitmesi kanunen yasaktır? Bu yasak, Müslüman halkımın dinini, kültürünü, örfünü, ahlâk ve terbiyesini korumak içindir.

Üsküdar Amerikan Kız Koleji, 1871'de Gedik-paşa'da kurulmuş, 1873'te Üsküdar Selâmsız'a taşınmıştı. Marry Mills Patrick, 1871'de 20 yaşında misyoner olarak Boston'dan Erzurum'a gelmiş, burada 4 yıl çalıştıktan sonra 1875'te İstanbul'a terfi etmişti. Önce Gedikpaşa'da Rumlar için açılan bir başka okulda çalışmış, sonra da Üsküdar Amerikan Kız Koleji müdîresi olmuştu. İşte, çok çeşitli bilgi kaynaklarına sahip, sezgileri kuvvetli bir ızdırap insanı olan sultanı derinden üzen bu hâdisenin kahramanı küçük kız, geleceğin Halide Edip Adıvar'ı olacaktı.

İçine kurt giren koca bir çınarın zamanla yıkılması gibi, Osmanlı Devleti de içeriden ve dışarıdan çeşitli desise ve kalleş düşman oyunlarıyla yıkılıyordu. İttihat ve Terakki Fırkası tarafından türlü hile ve entrikalarla iktidardan indirildiğinde (1909), sadece Abdülhamid Han Hazretleri değil, Osmanlı çınarı da son yıllarını yaşıyordu. Tahttan indirildikten sonra üç yıl Selanik'te Alatini Köşkü'nde ev hapsinde tutulduktan sonra, 1912 yılında Beylerbeyi sarayında mecburi ikamete zorlanan sultan, bir gün, göğsüne hançer yemiş gibi acı ve kötü bir haber aldı. Kendisinin açtığı Darülfünun'da okuyan beş Müslüman Türk kızı, okul ücretinin yarısı hükümet (İttihat Terakki) tarafından karşılanmak üzere, Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ne gönderilmişti.

Gözü arkada giden bir sultanı ne teselli eder, üzüntüsünü ne hafifletebilirdi? Anadolu'nun, kendisini tarih sahnesine çıkaran sağlam kökleri üzerinde bir kere daha dal-budak salıp doğrulması herhalde.

*Bu çalışma, Başbakanlık Osmanlı Arşivi tasnifindeki belgeler ışığında kurgulanmıştır.
Yorumlarınız (2) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

14/4/2009 - Ah padişahı bir görsem

 

Yıldız Sarayı’nda bir cuma günü ‘Cuma Selamlığı’ için yapılan hazırlıklar...

Osman­lı pa­di­şah­la­rı­nın her haf­ta cu­ma na­ma­zı kıl­mak mak­sa­dıy­la câ­mi­ye çı­kış­la­rı, im­pa­ra­tor­luk ha­ya­tı­nın en deb­de­be­li me­ra­sim­le­rin­den­di. Adı­na Cu­ma Se­lâm­lı­ğı ve­ya Se­lâm­lık Res­mi de­ni­len ve her saf­ha­sı in­ce­den in­ce­ye teş­ri­fat ka­ide­le­ri­ne bağ­lan­mış olan bu me­ra­sim­ler si­ya­sî ba­kım­dan da bü­yük bir ehem­mi­ye­ti ha­iz­di. Pa­di­şah sal­ta­nat ara­ba­sı­nın için­de, sağ­lı sol­lu me­ra­sim bö­lük­le­ri­ne men­sup as­ker­le­rin ara­sın­dan câ­mi­ye gi­der, bu ara­da halk so­kak­la­ra dö­kül­müş bir hal­de, “za­ma­nın bu en haş­met­li hü­küm­da­rı­nı” dün­ya gö­züy­le gör­me­ye ça­lı­şır­dı. Sa­de­ce halk için de­ğil, o an­da ül­ke­de bu­lu­nan ec­ne­bi­ler için de gö­rül­me­ye de­ğer bir hâ­di­sey­di bu. O ara­da pa­di­şah­tan bir ta­le­bi olan­lar da mey­dan­da bi­ri­kir­di. Bu ba­kım­dan Cu­ma Se­lâm­lı­ğı ta­ri­hi­mi­zin göl­ge­de kal­mış en mü­him sah­ne­le­rin­den bi­ri­dir.

YA­KA­YIM BA­ŞI­MA BİR ES­Kİ HA­SIR
Pa­di­şah cu­ma na­ma­zı­nı kı­lıp da dı­şa­rı çık­tı­ğın­da bun­la­rın el­le­rin­de­ki is­ti­da­lar sır kâ­tip­le­ri ta­ra­fın­dan top­la­na­rak pa­di­şa­ha tak­dim edi­lir­di. Ba­zen bu ka­la­ba­lı­ğın ar­ka saf­la­rın­da bu­lu­nan­lar ken­di­le­ri­nin de şi­kâ­ye­ti ol­du­ğu­nu gös­ter­mek için yan­mak­ta olan bir ha­sır par­ça­sı­nı ve­ya için­de ya­nan bir pa­çav­ra bu­lu­nan tas­la­rı el­le­riy­le yu­ka­rı kal­dı­rır­lar, böy­le­ce ken­di­le­ri­nin de unu­tul­ma­ma­sı­nı me­mur­la­ra ha­tır­la­tır­lar­dı. Bun­lar ay­nı za­man­da şi­kâ­yet­çi­nin ateş gi­bi yan­dı­ğı­nı sem­bo­li­ze eder­di. Bu usu­le za­man­la “ateş is­ti­da­sı“ ve­ya “ba­şa ha­sır yak­ma“ de­nil­di. Halk ara­sın­da me­mur­la­rın gad­ri­ne uğ­ra­dı­ğı­nı dü­şü­nen­ler “ve­ri­rim bir ateş is­ti­da­sı!” ve­ya “ha­sır ya­ka­rım ha!” ih­ta­rın­da bu­lu­nur­lar­dı. Geç­miş de­vir­de, mah­ke­me­de gad­re uğ­ra­dı­ğı ka­na­ati­ne va­ran bir Os­man­lı ha­nı­mı­nın söy­le­di­ği man­zu­me­de­ki şu mıs­ra­lar dik­kat çe­ki­ci­dir:
“Ya­ka­yım ba­şı­ma bir es­ki ha­sır,
İş­te ka­dı, iş­te di­van-ı ve­zir.”


Sultan II. Abdülhamid Han Cuma selamlığında arabadan inerken - 1908
MÜŞ­KİL-KÜ­ŞÂ
Ateş is­ti­da­sı ver­mek, Cu­ma Se­lâm­lı­ğı’na mah­sus de­ğil­di. Ki­mi za­man Ya­lı Köş­kü‘ne in­di­ğin­de, ki­mi za­man ise Alay Köş­kün­de iken, kı­sa­ca­sı pa­di­şa­ha ne­re­de te­sa­düf edi­lir­se ora­da ateş is­ti­da­sı ve­ri­le­bi­lir­di. Bu ge­le­nek Bi­zans­lı­lar za­ma­nın­da da var­dı. İm­pa­ra­tor Aya­sof­ya Ki­li­se­si’ne ve­ya bir baş­ka ye­re gez­me­ye gi­der­ken ida­re­den ve hâ­kim­ler­den her­han­gi bir şi­kâ­ye­ti olan kim­se­ler im­pa­ra­to­ra bu­nu bil­di­rir­ler­di.
Os­man­lı­lar za­ma­nın­da, me­mur­lar­dan şi­kâ­ye­ti olan­lar ya­hud zul­me uğ­ra­dı­ğı­nı dü­şü­nen­ler ve­ya mah­ke­me­le­rin ver­di­ği hü­küm­den tat­min ol­ma­yan­lar, hat­ta her­han­gi bir is­tek sa­hip­le­ri, ön­ce va­li­ye, ne­ti­ce ala­maz­sa İs­tan­bul’da­ki Di­van-ı Hü­ma­yun’a ve en ni­ha­yet pa­di­şa­ha mü­ra­ca­at eder­di. Pa­di­şah, her prob­le­min hal­le­dil­di­ği “müş­kil-kü­şâ“ (müş­kil çö­zen) bir mer­ci idi. Pa­di­şa­ha baş­vu­rup da, me­se­le­si şöy­le ve­ya böy­le çö­zül­me­yen kim­se kal­maz­dı. Bu hu­sus­ta, ka­dın-er­kek, müs­lü­man-gay­ri­müs­lim, hür-kö­le ara­sın­da fark gö­ze­til­mez­di.


AR­KA­SI­ A­RA­NIR­DI
Ve­ri­len is­ti­da­lar pa­di­şah ta­ra­fın­dan ted­kik edil­dik­ten son­ra ge­re­ği ya­pıl­mak ve ne­ti­ce­si ken­di­si­ne arz edil­mek üze­re alâ­ka­lı mer­ci­le­re ha­va­le edi­lir­di. Umu­mi­yet­le bun­lar ve­zi­ri­aza­ma gön­de­ri­lir ve ar­dı ta­kip edi­lir­di. Bu­nun için “Sen ki ve­zi­ri­azam­sın! Bir­kaç ar­zı­ha­li yü­ce ka­tı­ma sun­du­lar, sa­na gön­der­dim, ar­zı­hal su­nan­la­rı bu­lup, da­va­la­rı­nı din­le­yip, hak­la­rı­nı hak edip, bir da­ha yü­ce ka­tı­ma ar­zı­hal sun­ma­lı ol­ma­sın, şöy­le bi­le­sin...” mea­lin­de bir hatt-ı hü­mâ­yun ya­zı­lır­dı. Ve­zi­ri­azam da bu­na ce­vap ve­rir­di. Ar­şiv­ler böy­le ar­zı­hal­ler ve bun­la­ra da­ir ya­zı­lan fer­man­lar­la do­lu­dur.
İs­tih­ba­ra­ta ver­di­ği ehem­mi­yet­ten ol­sa ge­rek, Sul­tan Ha­mid, bu ge­le­ne­ği çok cid­di­ye alır­dı. Her­kes elin­de­ki is­ti­da­yı gös­te­rir; üni­for­ma­lı ve çan­ta­lı bir me­mur bun­la­rı top­la­yıp pa­di­şa­ha arz eder­di. Pa­di­şah, bu iş için Ga­zi Os­man Pa­şa’yı va­zi­fe­len­dir­miş, ken­di­si­ne sa­ray­da ge­niş bir dai­re tah­sis et­miş­ti. Pa­di­şa­ha is­ti­da ver­me usu­lü, sal­ta­na­tın kal­dı­rıl­dı­ğı ta­ri­he ka­dar de­vam et­ti. Son­ra ta­ri­he ka­rış­tı. Bu­gün hal­kın cum­hur­baş­kan­lı­ğı ve mec­li­se di­lek­çe ver­me­si de bu ge­le­ne­ğin bir uzan­tı­sı sa­yı­la­bi­lir...




PADİŞAHI GÖRME İZDİHAMI
‘Cu­ma Se­lam­lı­ğı’, sa­de­ce halk için de­ğil, o an­da ül­ke­de bu­lu­nan ec­ne­bi­ler için de gö­rül­me­ye de­ğer bir hâ­di­sey­di. Bu törenlerde pa­di­şa­ha is­ti­da ver­me usu­lü, sal­ta­na­tın kal­dı­rıl­dı­ğı ta­ri­he ka­dar de­vam et­ti.

Yorumlarınız (1) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2009 - 31 Mart'ın 'derin' yüzü

"Hakim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür. 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey'e bundan kaçınılması lâzım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin ne büyük cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: Ne yapalım Rıza Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin paraya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı'nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir."

Meşrutiyet'in ilanında olsun, 31 Mart ayaklanmasında olsun ön saflarda mücadele veren Filozof Rıza Tevfik, yalnız yazdığı o 'tehlikeli' şiirle II. Abdülhamid'in manevî şahsiyetinden özür dilemekle yetinmeyecek, aynı zamanda bazı kişilere nedametini böyle dile getirecekti.

Miladi takvimle 13 Nisan'a tekabül eden 31 Mart 1325 (1909) kanlı ayaklanması, bir dizi zincirleme reaksiyonla II. Abdülhamid'in tahttan indirilip sürgüne gönderilmesine varan olayları tetiklemiş, yakın tarihimizde neredeyse 20 yıl süren artçı sarsıntılara sebep olmuştu. Bu sarsıntılar bittiğinde yaklaşık 4 milyon kilometrekare büyüklüğündeki bir imparatorluğun çöktüğüne ve Anadolu'ya büzülerek canını kurtarabildiğine şahit olunacaktı. Dolayısıyla sonuçları itibarıyla aradan yüz yıl geçmesine rağmen üzerimizdeki etkisi hâlâ devam eden 'derin' bir olay karşısındayız.

31 Mart'ın 100. yıldönümünde Mustafa Turan adlı muzikacı subayın anlattıklarından takip edelim ibretlik olayları. Okuyunca yüz yıldan beri ne kadar az şeyin değiştiğini göreceksiniz.

12 Mart 1909 günü cuma selamlığından dönen askerler Taşkışla'daki koğuşlarında sarıklı, sakallı birtakım hocaların erata vaaz vermekte olduklarını görürler. Bunların ne aradıklarını sorduklarında Hassa Ordusu Kumandanlığı'nın emriyle geldikleri söylenir. Oysa sorumlu komutanların bu emirden haberleri yoktur.

Derken 31 Mart günü gelir. Bir paşa çıkar askerin karşısına, kendilerine padişahın fermanı gereği bundan sonra siperlikli şapka giyileceğini söyler. Aslında paşa da, yanındaki subaylar da sahte üniformalar giydirilmiş İttihat ve Terakki yöneticileridir. Bahaaddin Şakir, Mithat Şükrü (Bleda) ve Ömer Naci beylerdir bunlar. Bir yandan dinî telkinle şişirilen askere, 'gavur işi' şapka giydirmek; senaryo askeri sokağa dökmek üzerine kuruludur. Artık asker kabına sığmaz haldedir.

Nitekim Mustafa Turan'ın da içinde yer aldığı 7. Alay bandosu "Ey gaziler, yol göründü yine garip serime" marşını çalarak Dolmabahçe yolundan Meclis'in bulunduğu Ayasofya'ya doğru yürüyüşe geçer. Araya karışan tahrikçiler tabancalarını çıkarıp havaya ateş etmeye başlarlar. Askerlere "Ne duruyorsunuz, sizler de ateş etsenize!" diye bağırırlar. Mavzerler havaya dikilir, ateş başlar, isyanın fitili tutuşmuştur.

İnsan seli Galata Köprüsü'nü kaplar önce, sonra Ayasofya'ya kadar uzanır. Beyaz sarıklı softalar askerin yolunu keserek "Müslümanlık elden gidiyor, şapka giydireceklermiş, Şeriat isteriz" şeklinde bağrışırlar. Bu arada Meclis civarında silahlar patlar. Hüseyin Cahit (Yalçın) zannettikleri Şekip Arslan adlı Lazkiye milletvekili yanlışlıkla öldürülür. İsyancıları yatıştırmak isteyen Adalet Bakanı Nazım Paşa pencereden nasihat vermek isterken vurulur. Yine yanlışlıkla: Vuranlar onu Meclis Başkanı Ahmet Rıza zannetmişlerdir! Fırsatçılar ise "Şûra-yı Ümmet" ve "Tanin" gazetelerinin matbaalarını tahrip ederler.

Deniz kuvvetleri de karışmıştır. Ali Kabuli Bey adlı Asar-ı Tevfik zırhlısı süvarisi sarayı bombalayacağı gerekçesiyle yaka paça Yıldız Sarayı'na getirilip Abdülhamid'in karşısına çıkarılır. O da Mabeyn penceresinden Bahriye Nezareti'ne götürülüp sorgulanmasını ister ve içeri girer. Bu sırada Ali Kabuli linç edilir.

31 Mart senaryosu başarıyla yürürlüğe konulmuş, başkent İstanbul tam anlamıyla kaosun içine yuvarlanmıştır.

23 Nisan günü Abdülhamid son cuma selamlığına çıkmadan önce subayları huzuruna davet eder. Onlara son bir konuşma yapar. Hareket ordusunun İstanbul'a girmek üzere olduğunu, kesinlikle çatışmaya girilmemesini tembihler ve şöyle devam eder:

"31 Mart günü okunan ferman benim değildir, bu hadise bazı düşmanlar tarafından tertiplenmiştir. Sizleri aldatmışlar, kötü emelleri için teşvik ve tahrik etmişler. Asker evlatlarım bunlara kesinlikle inanmasınlar. Kışlalarında sakin olsunlar, silah kullanmasınlar..."

O gün Abdülhamid 33 yıl sonra en sessiz cuma selamlığına çıkar. Askere resmi geçit yaptırmaz. Sessiz sedasız namazını kılar ve saraya döner.

Kışlaya döndüklerinde bir sürpriz karşılar askerleri. Avcı taburu subayları sırra kadem basmışlardır. Bir tek Albay İsmail Hakkı kalmıştır başlarında; o da askere sıkı sıkıya tembihler tahrike kapılmamalarını. Ancak 23 Nisan gecesi avcılar gizlice cephaneliğin kilitlerini kırarak silahları koğuşlarına taşırlar. Ertesi gün Hareket Ordusu şehre girmiş ve elinde cephane bulunan Avcı Taburları ile kıyasıya bir çarpışma başlamıştır. Taşkışla topa tutulmuş, kimi katları yıkılmıştır.

Binbaşı Enver Paşa görünür kapıda. Yanında Bulgar eşkıyası Sandinski vardır. Albay İsmail Hakkı, astı olan Enver Bey tarafından Bulgar eşkıyaları huzurunda tokatlanır. Albay da yüzüne tükürür Enver'in. Düşmanların yanında bir Türk askerine yaptığı bu hakareti "Seni utanmaz alçak" diye iade eder. Tabii sonu kurşuna dizilerek katledilmek olur bu şerefli askerin. Ardından Sandinski'ye döner Enver ve 'Hak etmedi mi?' diye sorar. Ardından suçlu olduğuna kanaat getirdiği askerleri teker teker süngületerek öldürtür. (Enver Paşa'yı kahraman ilan edenler bu sahneleri iyi okusunlar!)

Ardından Yıldız Sarayı yağması başlar. Yine de cemiyeti rahata erdirecek hazineyi bulamamışlardır. Haremağası Cevher Ağa yerini bir türlü söylemez gizli hazinenin. İşkencelere rağmen konuşmaz. Sonunda darağacını boylar. İkinci Musahip Nadir Ağa hazinenin yerini söylemek zorunda kalır.

Sonrasını biliyorsunuz zaten. Abdülhamid'siz yüz yıl...

Ancak biri iki kısık sesli hatıra takılır hafızamıza.

Abdülhamid'in gizli hazinesi diye bulduklarının bir kısmı, belki 30 yıldır dokunulmamış, dokunulmadığı demir raflara değen kısımlarının pas tutmasından anlaşılan atlas altın keseleridir. Sultan 93 Harbi'nde parasızlığın devletin elini ayağını nasıl bukağıladığını bizzat yaşadığı için ilk fırsatta yer altında gizli bir kasa yaptırıp ileride bir savaşta lazım olur diye altınları depolatmış ve en sıkışık zamanlarda dahi kullanılmasına müsaade etmemişti.

Bir de Ümraniye'de bir cami vardır, geçerken bakın, üstünde Abdülhamid'in tuğrasını göreceksinizdir. Halen 5 vakit ezan okunan bu cami kimin midir? İttihatçıların astıkları Habeşistanlı Cevher Ağa'nın. Oysa Enver'inden Talat'ına kadar İttihatçıların 'Panteonu' olarak tasarlanan Şişli'deki Hürriyet-i Ebediye tepesinin, hava iyiyse pazar günleri mangalcılar dışında uğrayanı yok gibidir. Hem bu tepenin yanı başına dev bir Adalet Sarayı inşa edilmekte oluşunda bir ima arayalım mı? Yargılama yeniden mi başlayacaktır yoksa? m.armagan@zaman.com.tr

Yorumlarınız (yok) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

30/3/2009 - Abdülhamid, Said Nursi'yle hiç karşılaştı mı?

Dili itibariyle Osmanlı'dan bugüne iki temel eser kaldı. Birisi Gazi Mustafa Kemal'in "Nutuk"u, öbürü Said Nursi'nin "Risale-i Nur Külliyatı". Tabii ki "Mevlid" gibi başka temel eserlerimiz de var ama onlar anlaşılmak için değil, daha çok eski kültürün duvara asılan kilimler gibi arkaik unsurları olarak varlar. Ancak bu iki kitaptır ki, basbayağı yaşıyor, nefes alıyor ve okuyanlarına bugün yazılmışçasına bilgi ve heyecan aşılayabiliyor.

Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki; "Nutuk"u bugün orijinalinden okuyup anlayacak bir Atatürkçü nesil kalmamıştır. Onu okuyup anlayabilecek olanlar ancak ve ancak Nur talebeleridir! Okumazlar, ayrı mesele ama dil devriminin yıkamadığı tek kale, onların susturulmak istenen beyinleri olmuştur.

Said Nursi'nin vefatının 50. yıldönümüne bir yıl kala, sırlarla dolu hayatı tarihçilerin ilgi odağı olmaya devam ediyor. Mesela Sultan II. Abdülhamid'le ilişkisi henüz aydınlığa çıkarılabilmiş değildir. Yıldız Sarayı'na başvurduktan sonra neden tımarhaneye ve ardından hapishaneye gönderildi? Sert söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı deli muamelesi gördüğü izlenimi hakim. Oysa Başbakanlık Arşivi'ndeki belgeler, bu karanlık noktaya başka bir ışık tutmakta.

Arşivde bulduğumuz bir mektup, Van Valisi Tahir Paşa tarafından saraya yazılmış. (Said Nursi, Tahir Paşa'nın zengin bir kütüphanesi olan Van'daki konağında tam 12 yıl kalmış ve "Yeni Said" döneminin bereketli tohumları orada toprağa düşmüştür.) Özetle Tahir Paşa diyor ki:

"Kürdistan alimleri arasında harika zekâsıyla ünlü olan Molla Said Efendi, tedaviye muhtaç ("muhtâc-ı tedâvî") olduğundan Halife Hazretleri'nin şefkat ve merhametine sığınarak sarayınıza gelmiştir. Bu kişi, yaşadığı bölgede herkesin içinden çıkamadığı meseleleri hallettiği halde talebe kıyafetini değiştirmemiştir. Kendisi padişaha hakikaten sadık ve halis duacı olmakla beraber fıtraten edepli ve kanaatkâr olup şimdiye kadar İstanbul'a gitmek bahtiyarlığına erişmiş Kürt uleması içinde gerek güzel ahlakıyla, gerekse Padişah'a sadakati ve kulluğuyla en çok iyilik edilmeye layık, dini şiar edinmiş bir kişi olması bakımından tedavisinde kolaylık gösterilmesi..." (BOA, Yıldız Prk. Um., 80/74)

16 Kasım 1907 tarihli bu mektup ile 2 gün sonra Van Valiliği'ne yazılan cevaptan anlaşıldığına göre Molla Said, o günlerde muhtemelen sürmenaj gibi bir zihnî rahatsızlık geçirmekte olup (cevapta "şuurunda eseri hiffet görüldüğünden" bahsediliyor) tedaviye muhtaç haldedir. Dolayısıyla saray ona 'deli' muamelesi yapmış olmayıp bizzat onu gönderen ve çok yakın dostu olan Tahir Paşa'nın yazdığı mektubun gereğini yerine getirmiştir.

O zaman neden hapsedildi? diye soruyorsanız, buna henüz aynı netlikte cevap vermek şimdilik mümkün değil. Yalnız şöyle bir açıklama devreye girebilir:

 

Bu şekliyle ilk kez yayınlanan yukarıdaki fotoğraf 22 Ocak 1952 günü çekilmiştir. Bediüzzaman Said Nursi, "Gençlik Rehberi"nin basılması üzerine açılan davanın ilk celsesinden talebeleriyle birlikte çıkıyor.

Bediüzzaman, İstanbul'a Kasım 1907 sonlarında geldiğine göre, aralıkta saray tarafından tedavisi için bazı girişimlerde bulunulmuş olması gerekir. Dikkat edilirse Yıldız Sarayı'na gidip Doğu'da bir üniversite açılması yolunda dilekçe vermesi, Toptaşı Akıl Hastanesi'ne ve ardından hapishaneye kapatılması, Mayıs 1908 sonlarına rastlıyor. Muhtemelen Mabeyn kâtiplerine sert çıkmış olması, zaten kızılca kıyamet eli kulağında iken sarayı kuşkulandırıyor; nihayet hakkında Tahir Paşa'nın mektubu da olduğundan akıl hastanesine yatırılıyor. Tutuklanma sebebi ise Cemal Kutay'ın, Sakallı Nureddin Paşa'nın babası olan Müşir İbrahim Paşa'nın yaveri Kâzım Nami Bey'den naklettiğine göre, hakkında verilen bir jurnaldir ve İbrahim Paşa'nın kefaletiyle serbest bırakılmıştır. (N. Şahiner, "Aydınlar Konuşuyor", 1977, s. 347.) Böylece onun Meşrutiyet'e kadar tutuklu kaldığı ve genel aftan yararlanıp serbest bırakıldığı yanılgısı düzeltilmiş oluyor.

Bir de Meşrutiyet'in ilanından hemen önce verilen bir jurnal sebebiyle hapsedilen Said Nursi'nin hapishanede Emniyet Genel Müdürü (Zabtiye Nazırı) Şefik Paşa tarafından ziyareti söz konusudur. Kardeşi Abdülmecid Nursi'nin not defterinden öğrendiğimiz bu görüşmenin içeriği, sıradan bir mahpusa yapılan bir muameleye benzemiyor.

Padişah'ın selamını, hediyesi olarak da bir miktar parayı getiren ve kendisine 30 altın lira maaş teklif eden Şefik Paşa'ya Bediüzzaman'ın cevabı, 'Ben dilenci değilim' olur. Saraya şahsı için değil, milleti için geldiğini belirten Nursi'ye Şefik Paşa'nın verdiği cevap ise ilginçtir: 'Senin Kürdistan'da eğitimi yaymak maksadın Bakanlar Kurulu'nda görüşülmektedir.' Yani arzu ettiğin medrese ileride açılacaktır.

Artık bu cevap, işi geçiştirmeye yönelik bir kapan mıydı, yoksa teklifi gerçekten hükümetçe ciddiye alınmış mıydı? Bilmiyoruz. Maaş bağlanması, ciddiye alındığına dair bir emare sayılabilir. Ancak Abdülhamid'in maaşa bağlama diye de bir siyaseti olduğunu unutmayalım. Bediüzzaman ise bu teklifi sus payı olarak değerlendirip reddetmişti.

Gerçi o da Abdülhamid'in açtığı okulları takdir ediyordu; ancak özellikle Doğu'da eğitime önem verilmesini istiyordu. Ne var ki, 1908 Mayıs'ı her ikisine de sağlıklı bir karşılaşma ortamı sunmuyordu. Anlaşamamaları için hiçbir sebep bulunmayan bu yakın tarihimizin iki mühim şahsiyetinin ufuklarının o sırada buluşamamış olmasına ne kadar hayıflansak yeridir. Neyse ki onların ufuklarını buluşturmak, "Asım'ın nesli"ne vasiyet edilecekti. Hayatlarında hiç karşılaşmasalar da, bu buluşma az şey midir? m.armagan@zaman.com.tr

Yorumlarınız (1) :: Sende Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Anasayfam Yap

“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin‘i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem. SULTAN ABDULHAMİD HAN”

SultanAbdulhamidHan

GEÇMİŞ VE GELEĞE IŞIK TUTAN PADİŞAH SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

KATEGORİLERİM

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

DOST SİTELER

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...
SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

.

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...